|
İçindekiler |
|
|
|
Biografisi
|
|
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1881
yılında, Selanik'te Kocakasım Mahallesi, Islahhane Caddesi'ndeki üç katlı
pembe evde doğdu. Selanik yerlilerinden olan babası Ali Rıza Efendi,
Söke'den Selanik'e gelmiş Türkmenlerden "K ırmızı Hafız" lakaplı Ahmet
Efendinin oğludur. Annesi Zübeyde Hanım ise 1871 yılında Selanik
yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş, Hacı Sofi ailesinden
Feyzullah Ağa'nın kızıdır.
Gümrük
Muhafaza Teşkilatı'nda memurluk yaparken Zübeyde Hanımla evlenen Ali Rıza
Efendi, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan önce de Selanik Asakir-i Milliye Taburunda
da subaylık yapmıştır. Daha sonraları kereste ticareti yapan babası 1888 yılında
öldüğünde Mus tafa yedi, kız kardeşi Makbule bir yaşında idi. Diğer kardeşleri
Naciye, Ömer ve Fatma küçükken öldüler. Zübeyde Hanım oğlunun başarılarını
gördükten sonra, tedavi görmek için gittiği İzmir'de 14 Ocak 1923 günü 66
yaşında hayata gözlerini yummuştur. Makbu le Hanım (Atadan) ise 1956 yılına
kadar yaşamıştır.

|
|
Ali Rıza Efendi (Babası)
|
|
Ali Rıza Efendi 1841
yılında Selanik'te doğdu. Söke'den Selanik'e yerleşmiş Türkmenlerden
"Kırmızı Hafız" lakaplı Ahmet Efendinin oğludur. İlkokulu Abdi Hafız
Mahalle Mektebinde okudu. Selanik'te Evkaf İdaresinde katiplik, sonrada
Gümrük Muhafaza Teşkilatında memurluk yaptı. Memurluğu sırasında, Hacı
Sofi ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızı Zübeyde Hanımla evlendi.
1876
yılında da Selanik Asakir-i Milliye taburunda subay olarak görev alan Ali Rıza
Efendi, daha sonra da kereste ticareti yapmaya başladı. Zübeyde Hanım'dan beş
çocuğu oldu. Çocuklarından Naciye, Ömer ve Fatma fazla yaşamadı. Sadece Mustafa
ve Makbule hayatlarına devam edebildi. Ali Rıza Efendi, 1888 yılında, tek oğlu
Mustafa Kemal ilkokulda okuduğu sırada, rahatsızlandı ve öldü.

|
|
Zübeyde Hanım (Annesi)
|
|
Zübeyde Hanım 1857 yılında Selanik'te doğdu. Orta Anadolu'dan göç
ederek, Selanik'in batısında Arnavutluk sınırına yerleştirilen yörüklerden,
Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağanın kızıdır. Selanik'te Gümrük Muhafaza
Teşkilatında memur olan Ali Rıza Efendi ile evliliğinden beş çocuk sahibi
oldu. Fatma ve Ömer'i daha küçükken kaybetti. 1888 yılında Mustafa
ilkokuldayken kocasını da kaybeden Zübeyde Hanım, zaman zaman çocukları
ile birlikte kardeşi Hüseyin Ağa'nın çiftliğine giderdi. Bu sırada,
Atatürk'ün ifadesiyle; iyi kalpli bir insan olan Ragıp Bey'le evlendi.
Kızlarından Naciye de çok yaşamadı.
Balkan
harbinden sonra, birçok Türk ailesi gibi, kızı Makbule ile birlikte Selanik'ten
göç etti ve İstanbul'a gelerek Beşiktaş-Akaretler'de bir eve yerleşti. Milli
Mücadele yıllarında Ankara'ya gelen Zübeyde Hanım, 1919'da ayrılmak zorunda
kaldığı oğlunu, yıllar sonra Ankara'da Devlet Başkanı olarak gördü. 14 Ocak
1923'te tedavi amacıyla gittiği İzmir'de 66 yaşında vefat etti.

|
|
Makbule Atadan (Kız Kardeşi)
|
|
Mustafa Kemal Atatürk'ün kız kardeşi olan Makbule Atadan, 1887
yılında Selanik'te doğdu. Balkan Savaşlarından sonra, annesi Zübeyde
Hanım'la birlikte Selanik'ten ayrılarak İstanbul'a yerleşti. Cumhuriyet'in
ilanından sonra ağabeyinin isteği üzerine, annesiyle birlikte Ankara'ya
geldi. Bir süre Atatürk'ün yanında kalan Makbule Atadan, daha sonra
Çankaya Köşkü arazisi içinde kendisi için yaptırılan Çamlı Köşke yerleşti.
1930'da
Atatürk'ün isteğiyle Fethi Okyar'ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkasına giren
Makbule Hanım birkaç ay sonra parti kapatılınca siyasetten çekildi ve 1935'de
milletvekili Mecdi Boysan ile evlendi. Makbule Atadan'ın ağabeyi Atatürk ile
ilgili anıları "Büyük Kardeşim Atatürk (1952)" ve "Ağabeyim Mustafa Kemal
(1952)" adlarıyla yayımlandı. 1956 yılında 69 yaşında öldü.

|
|
Okul Yılları
|
|
Mustafa, öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebine
başladı. Sonra babasının isteğiyle, yeni bir yöntemle öğretim yapmak üzere
Selanik'te açılan, Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını
kaybetti. Bir süre Rapla çiftliğinde dayısının yanında kaldıktan sonra,
annesi Mustafa'nın eğitim hayatına devam etmesini istediği için, Selanik
Mülkiye İdadisi'ne (ortaokul) kaydoldu. Mustafa'nın bu okulda hocasıyla
arasında bir tartışma geçince, zaten orada okumasını istemeyen büyükannesi
onu derhal okuldan aldı. Askeri Rüştiye elbisesi giyen komşusunun oğluna
özenen Mustafa, asker olmasını istemeyen annesinin karşı çıkmalarına
rağmen, gizlice, Selanik Askeri Rüştiyesi'nin sınavına girdi. Sınavı
kazandığı haberini alan Mustafa annesine karşı bir oldu bitti yapıp, bu
okula kaydını yaptırdı. (1893). Bu okulda, Matematik hocası ona Kemal
adını verdi.Selanik Askeri Rüştiyesini başarıyla bitiren Mustafa Kemal,
Manastır Askeri İdadisi'ne (lise) girdi. Burada Fransızca'dan geri
kalınca, ilk tatilde Selanik'e gitti ve iki üç ay gizlice Fransız Firerler
Okulu'nun özel sınıfına devam ederek, Fransızcasını geliştirdi. Ertesi yıl
Manastır Askeri İdadisi'nde, buraya yeni gelen Şair Ömer Naci ile tanıştı
ve edebiyatla da ilgilenmeye başladı.
Manastır Askeri İdadisi'ni başarıyla bitiren Mustafa Kemal, İstanbul'a
giderek Harp Okulu'nun piyade bölümüne girdi. (13 Mart 1899). Harp
Okulu'nun ilk sınıfında az çalışan Mustafa Kemal, diğer iki yılda var
gücüyle derslerine sarıldı. 1902'de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve
öğrenimine Harp Akademisi'nde devam etti. 1903 yılında Üsteğmen oldu. 11
Ocak 1905 tarihinde de Harp Akademisi'nden mezun olan Kurmay Yüzbaşı
Mustafa Kemal, staj yapması için Şam'daki 30. Süvari Alayı'na gönderildi.

|
|
Latife Uşaklıgil (Eşi)
|
|
Latife Hanım 1898 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Lisesini bitirdi, Paris ve
Londra'da Hukuk okudu (1921). Türkiye'ye döndüğünde Kurtuluş Savaşı henüz
bitmemişti. Türk Ordusunun İzmir'e girişinin ikinci günü Başkumandan
Mustafa Kemal'in şehre geldiğini duydu (11 Eylül 1922). Bunun üzerine
Latife Hanım Kumandanlık karargahına giderek Atatürk'ten güvenlik
gerekçesiyle Göztepe'deki konaklarında kalmasını istedi. Atatürk bu
çağrıyı memnunlukla karşıladı. Bu tanışma taraflar arasında devamlı
haberleşmenin başlangıcı oldu. Mustafa Kemal 1923'te annesinin ölümü
dolayısıyla gittiği İzmir'de Latife hanımla evlendi (29 Ocak 1923). 1925
yazında Doğu Anadolu gezisinde aralarında geçen tatsız bir tartışmadan
sonra 5 Ağustos 1925 tarihinde boşandılar. Öldüğü 1976 yılına kadar
İzmir'de ve İstanbul'da yaşayan Latife Hanım, tüm ısrarlara rağmen
anılarını anlatmamıştır.

|
|
İlk Meclis Konuşması
|
|
Muhterem Milletvekilleri
Bugün içinde bulunduğumuz vaziyeti, Meclisi alinizin nazarında tamamiyle tecilli
ettirebilmek iin bazı beyanatta bulunmak istiyorum. Vukubulacak maruzatım bir
kaç devreye ayrılabilir. Birincisi, Mütereke'den Erzurum Kongresi'ne kadar geçen
zaman zarfındaki ahvele dairdir. İkincisi, Erzurum Kongresin'den 16 Mart
tarihine kadar, yani İstanbul'un düşmanlar tarafından işgal edildiği güne kadar;
üçüncü safhası da 16 marttan bu dakikaya kadar olan ahvale dair olacaktır.
Maruzatım bir takım vesaike müstenittir ki müsaade buyururlarsa o vesaiki icip
ettikçe burada okuyacağım. Yalnız birinci safhaya ait olacak maruzatım belki
biraz şahsi olacaktır. Fakat vaziyeti tamamiyle tenvir edebilmek için ondan
bahsetmeyi lüzum görüyorum.
Malümu alileridir ki Ahmet İzzet Paşa hükümeti miliyetler esasına müstenit
adilane bir sulha nail olmak emeliyle müterekeye talip oldu. İstiklal uğrunda
namus ve şahametle dögüşen milletimiz 30 Teşrinievevlet 1334 tarihinde imza
olunan müterekaname ahkamı bir tarafa bırakıldı. Gün geçtikçe artan bir
şiddetle, hukukı saltanat haysiyeti hükümet, izzeti nefsi millimiz tadiyata
uğradı. Heyeti itilafiyeden gördükleri tevvik ve fiili himaye sayesinde taabi
osmaniyeden olan anasırı gayri müslime her yerde küstahane tecavize başladılar.
Meclisi Mebusan'ın feshi, kuvvetini milletten almayan hükümetimerkeziyenin sık
sık değişmesi ve halkın vicdanından doğan milli birlik uğrundaki teşebbüsatın
maalesef ihtirasatı siyasiyeye kurban edilmesi yüzünden aleme karşı mevcudiyeti
milliyemiz ihsas edilemedi.
Ecnebi kuvvetlerinin işgali altında inleyen payitahtımızda kan ağlayan bilumum
erbabı hamiyet, münevveranı millet ve din ve devlete hizmetleri mesbuk zevatı
aliye,makamı hilafet ve saltanatın ve istiklali millinin bu hatarnak vaziyeten
kurtarılması ancak vicdaenı miliden doğan birliğin azmu iradeine müftekir
bulunduğuna iman getirdiler. Fakat İstanbul'un tahti tazyikve muhasarada bulunan
muhittinde icabatı hamiyeti ifaya maddeten imkan kalmamıştır. İşte bu bırada idi
ki Anadolu'ya mülki ve askeri hususatla muvazzaf olmak üzere ordu müfettişliğine
tayin edildim. Bu teveccühü din ve millete hizmet etmek için en büyür bir
mazhariyeti ilahiye addeyledim.
Vicdanı millinin iradei aliyesine tabi olarak mileti müstakil, vatanımızı masum
görünceye kadar çalışmak ahdiyle 16 Mayıs 1335 günü Dersaadet'I terk eyledim.
Samsun'da işe başladım.
İlk düşündüğüm, memleketimizde aşayişinistikrarına kendi vasaitimiz ile muktedir
bulunduğumzu görmek oldu. Esasen Canik livasının vaziyeti hususiyesi de bu bapta
en seri davranmayı müstelzim bulunmakta idi. Filhakika Rumların hakimiyetini ve
İslam unsurunun esaretini istihdaf eden ve Atina ve Dersaneadet komiteleri
tarafından idare olunan Pontus hükümeti amali, Karadeniz sahi.li ile kısmen
Amasya ve Tokat'ın şimal kazalarında mukim Osmanlı Rumlarının hayalhanelerini
çılgınca bürümüştü. İttihaz olunan tedabir sayesinde muvaffakıyetli netayic
istihsal edildi. Fakat ittihaz olunan tedabir ve muvaffakıyet, yalnız Pontus
havalisine ait ve mevzii idi. Halbuki hergin haksızlıklarını arttıran İtilaf
Devletlerine mevcudiyeti milliyetimizi siyaseten isbat etmek ve fiili tecavüzler
karşısında milletin inamus ve istiklalini bilfiil müdafaa etmek pek mühimdi.
Esasen şarkta ve garpta henem memleketimizin her tarafında müdafaa ve muhafazai
hakuki millet ve memleket için cemiyetler teşkil edilmişti. Bu cemiyetler
düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek kastiyle milli vicdanın azim ve
iradesindendoğmuş yegane tetkilat idi. Bu sıralarda idi ki, mumum belediye
riyasetlerine, Dersaadet'te İngiliz Muhipler Cemiyeti teşekkül ettiği ve her
tarafta bu Cemiyete iştirak ile İngiltere müzaheretinin talep edilmesi lüzumu
hakkında Sait Molla imzasıyla bir telgraf geldi. Bu meselede Hükümetin
alakasının derecesini anlamak için sadrazam olan Ferit Paşa'dan keyfiyeti
istilam ettim. Hiç bir cevap alamadım. Kendisinin eşhası meçhule tarafından
böyle gayrı muttarit ve muhtelif siyasi maceralara teveccühündeki teşebbüsatın
azim fekaletlere sebep olacağını takdir eden milet Sait Molla'nın tebliğine
havalei sem'I itibar etmedi. Binlerce tecavüz ve haksızlılar altında inleyen ve
İzmir vakayı feciası karşısında kan ağlayan millet, hükümeti merkeziye ve İtilaf
Devletleri mümessillerinden ağlayarak istimdat ve istidayı hak ederken,müteaddit
beledeyi riyasetleri ve birçok Müdafaai Hukuki Milliye cemiyetleri mariftiyle
aldığım telgrafnamelerde hakkımda itimat beyan olunarak benden bu hususta hizmet
ve fedakarlık talep ediliyordu.
Hayat ve şahsiyetim kendi malı olan necip ve mazlum milletimizin bu haklı talebi
üzerine artık benim için en mukaddes vazife, iradei milliyeye mutavaatı her
şeyin fevkinde görmekti. Bunun üzeirne yaptığım bir tamimle kat'I sözümü verdim.
İşbu tamimin son cümleleri tuydu.
Geçirdiğimiz şu hayat ve memat günlerinde umum miletçe her taraftaki amal ve
tezahürat ile temine azmedilen istiklali millimiz uğrunda bütün mevcudiyetimle
çalıştığımı temin eylerim. Bu emeli mukaddes uğrunda miletle beraber nihayete
kadar çalışacağımı da mukaddesatım namına söz veririm.

|
|
İzmir İktisat Kongresi
|
|
Efendiler;
Aziz Türkiye'mizin iktisadi tealisi esbabını aramak ve bulmak gibi vatani,
hayati ve milli bir gaye-i mukaddese için bugün burada toplanmış olan
sizlerin, muhterem halk mümessillerinin huzurunda bulunmakla çok mesut ve
bahtiyarım.
Efendiler;
Uzun gafletlerle ve derin lakaydi ile geçen asırların bünye-i iktisadiyemizde
açtığı yaraları tedavi etmek ve çarelerini aramak; memleketi mamuriyete, milleti
refahiyet ve saadete isal yollarını bulmak için vuku bulacak mesainizin
muvaffakiyetle neticelenmesini temenni eylerim.
Arkadaşlar;
Sizler, doğrudan doğruya milletimizi temsil eden halk sınıflarının içinden ve
onlar tarafından müntahab olarak geliyorsunuz. Bu itibarla memleketimizin
halini, ihtiyacını, milletimizin elemlerini ve emellerini yakından ve herkesten
daha iyi biliyorsunuz. Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınması lüzumunu beyan
edeceğimiz tedbirler, halkın lisanından söylenmiş telakki olunur ve bunun için
en büyük isabetlere malik olur. Çünkü halkın sesi, hakkın sesidir.
Efendiler;
Tarih, milletimizin itila ve inhitatı esbabını ararken birçok siyasi, askeri,
içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok bütün bu sebepler hadisat-ı
ictimaiyede müessirdirler. Bir milletin doğrudan doğruya hayatiyle alakadar
olan, o milletin iktisadiyatıdır. Tarihinin ve tecrübenin tespit ettiği bu
hakikat bizim milli hayatımızda ve milli tarihimizde tamamen mütecellidir.
Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa itila, inhitat esbabının iktisadi
mesailden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır.
Efendiler;
Tarihimizi dolduran zaferler, yahut izmihlallerin kaffesi ahval-i
iktisadiyemizle münasebettar ve alakadardır. Yeni Türkiye'mizi layık olduğu
mertebe-i resanete isâl edebilmek için, behemehal iktisadıyatımıza birinci
derecede ve en çok ehemmiyet vermek mecburiyetindeyiz, zamanımızın tamamen bir
iktisat devrinden başka bir şey değildir.
Bir milletin esbab-ı hayatiyesini, refahiyet ve saadetini teşkil eden
iktisadıyatla iştigal etmemesi, edememesi nazar-ı dikkati calib bir keyfiyettir.
İtirafa mecburuz ki, iktisadiyatımıza lüzumu kadar ehemmiyet verememiş
bulunuyoruz. Bir milletin esbab-ı hayatiyesiyle iştigal etmemesi veya edememesi,
o milletin yaşadığı edvar ile ve o edvarı tesbit eden tarih ile çok alakadardır.
Bunun esbabını geçirdiğimiz edvarda, bilhassa tarihimizde arayabilirsiniz.
Şimdiye kadar hakiki manasıyla milli bir devir yaşamadık, binaaleyh milli bir
tarihe malik olamadık.
Bu noktaya biraz izah edebilmiş olmak için hep beraber Osmanlı tarihini
hatırlayalım: Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün mesai milletin arzusu,
amali ve ihtiyacat-ı hakikiyesi nokta-i nazarından değil, şunun, bunun amalini,
ihtirasatını tatmin nokta-i nazarından vukubulmuştur.
Mesela, Fatih İstanbul'u zaptettikten sonra yani Selçuki Saltanatiyle Şarki Roma
İmparatorluğu'na tevarüs eyledikten sonra Garbi Roma İmparatorluğu'na da konmak
istedi. Bunun içinde büyün milleti bu hedefe doğru sevketti.
Mesela; Yavuz Sultan Selim, Fatih'in açtığı Garb cephesini tesbit ile beraber
Asya İmparatorluğu'nu birleştirerek büyük bir İslam ittihadı meydana getirmek
istedi.
Kanuni Süleyman, her iki cepheyi tevsi etmek, bütün Bahr-i sefidi bir Osmanlı
havzası haline getirmek Hindistan üzerinde nüfuz tesisi gibi şahane bir siyaset
takib etmek istedi ve tabii bunun içinde unsur-ı asliyi, milleti kullandı.
Arkadaşlar;
Bütün bu ef'al ve hareket tetkik olunursa, görülür ki, bu kudretli ve azametli
padişahlar, siyaset-i hariciyelerini; emelleri, arzuları ve ihtiraslarına
istinad ettirmişler ve teşkilat ve siyaset-i dahiliyelerini, bu mevlud-i
ihtirasat olan siyaset-i hariciyelerine göre, tanzim mecburiyetinde
kalmışlardır.
Halbuki teşkilat-ı dahiliyenin, siyaset-i dahiliyenin vüs'at ve tahammül
derecesinde bir siyaset-i hariciye takib eylemek mecburiyeti vardır. Aksi
takdirde felaket ve hüsran muhakkaktır.
Filhakika Osmanlı Hakanları asıl olan bu noktayı unuttular. Bütün ef'al ve
harekatlarını hayaller ve emeller üzerine bina ettiler. "Teşkilat-ı dahiliyeyi"
siyaset-i hariciyeye uydurmak mecburiyeti hasıl olunca, zaptettikleri
mahallerdeki anasırı, olduğu gibi muhafaza mecburiyetinde kaldıktan başka onlara
istisnalar, imtiyazlar bahşettiler.
Diğer taraftan unsur-i asliyi, uzun seferlerde, fütuhat meydanlarında
dolaştırttılar ve bu suretle kendi kendini tahrib etmiş oluyordu.
Bu itibarla Millet, yani unsur-i asli kendi evinde, kendi yurdunda esbab-ı
hayatiyesini istihsal için çalışmaktan mahrum bir halde bulunuyordu. Bu
tacidarlar, milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla iktifa etmiyorlar; belki
fütuhat dairesi dahiline giren halkı memnun etmek, ecnebileri memnun etmek için,
unsur-i aslinin hukukundan menabi-i iktisadiyesinden bir çok şeyleri (atiyye)
olarak onlara bahşediyorlardı.
Mesela Fatih zamanında Cenevizlilere verilen imtiyazlar bu kabildendir. Nitekim
bu imtiyazlarla açılan yol bilahare kendisinden sonra tevesü etmiş bulunuyordu.
Ve bu imtiyazat, devletin en kuvvetli zamanında, vukubuluyordu ve bunlar, mahza
ihsan-ı şahane olmak üzere vukubuluyordu. Kanuni zamanında Venediklilerle bir
ticaret muahedesi yapılmak istenmişti. Padişah bunu şerefine mugayir buldu. Zira
ona göre muahede, müsavi devletler arasında yapılabilirdi. Halbuki o zaman
Venedikliler bir bende makamında idiler. Öyle olmakla beraber ona müsaadatta
bulunuldu. İşte bu müsaade kelimesi bilahare (kapitülasyon) kelimesi ile tercüme
edilmişti. Bu, arz-ı teslimiyete mecbur olanlar ve bir kal'a içinde mahsur
olanlar arasında kullanılan bir kelimedir.
Millet, eviyle ve esbab-ı hayatiyesiyle iştigalden memnu olarak diyar diyar
dolaştırılıyorken bu diyarlar halkı birçok imtiyazlara malik olarak çalışıyor,
yani fatihler unsur-i asliyi peşine takarak kılıçla fütuhat yaparken, zaptolunan
memalik ahalisi kazandıkları imtiyazlarla, muhtariyetlerle sapanlarına
yapışıyorlar ve toprak üzerinde çalışıyorlardı.
Fakat efendiler alelacele fütuhat yapanlar, sapanla fütuhat yapanlara binnetice
terk-i mevki etmeğe mahkümdur. (Alkışlar) Bu bir hakikattir ki , tarihin her
devrinde aynen vakidir. Mesela Fransızlar Kanada'da kılıç sallarken oraya
İngiliz çiftçisi girmiştir. Bir müddet kılıçla sapan yekdiğeriyle mücadele
etti.Ve nihayet sapan galebe çalarak İngilizler Kanada'ya sahip oldu. (Alkışlar)
Efendiler;
Kılıç kullanan kol yorulur, fakat sapan kullanan kol her gün daha çok
kuvvetlenir ve her gün toprağa daha çok sahib olur. (Alkışlar)
Efendiler;
Osmanlı fatihleri, hakanları, müstevlileri unsur-i asli ile beraber sapanın
önünde mağlup olup ric'ate başladıktan sonra asıl felaketlerin büyüğü başladı.
Atiyye-i Şahane olarak ecnebilere bahşedilmiş olan ve memleket dahilindeki
gayr-ı müslimlere verilen herşeyi hukuk-i müktesebe telakki olundu. Fakat
ecnebiler bununla iktifa etmediler; her gün bunu tevsi için aradılar ve
buldular. Anasır-ı dahiliye, muhafazaya muktedir oldukları imtiyazata istinaden
ve haricin tertibat ve müzaharetine sığınarak siyasi bir mevcudiyet iktisabı
için çalışmaktan geri durmadılar. Ecnebiler bir taraftan anasır-ı dahiliyeyi
teşvik, diğer taraftan müdahale ile devlet ve millet aleyhine yeni imtiyazlar
alıyorlardı. Bu tazyikat-ı mütemadiye altında zaten fakir düşmüş olan anayurdu
ve unsur-i asli, devlete verebilecek parayı güç tedarik edebiliyorlardı. Fakat
tacidarlar, saraylar, bab-ı aliler debdebeyi idame için paraya muhtaçtırlar.
Bunun için, bunu temin çarelerine tevessül etmiştiler. O çarelerde harici
istikrazlar akdi oluyordu. Fakat istikraz şeraitini o kadar fena yapıyorlardı
ki, bazılarını ödemek mümkün olmamaya başladı. Ve nihayet birgün devletler
Osmanlı Devleti'nin iflasına karar verdiler ve düyun-ı umumiye belasını başımıza
çöktürdüler.
Efendiler;
Milletin duçar olduğu bu hazin hal ve bu sefaletin esbabını arayacak olursak,
doğrudan doğruya devlet mefhumunda buluruz. Biliyorsunuz ki, Osmanlı Devleti
saltanat-ı şahsiye ve en son beş on sene zarfında da saltanat-ı meşruta esasına
müsteniden idare-I hükümet ediyordu. Saltanatı şahsiyede her hususta yalnız
tacidarların arzu, emel ve iradeleri hakimdir.
Milletin arzu, emel, irade ve ihtiyaçları mevzuubahis olmaktan uzaktır. Millet,
amal ve iradesinden tecerrüd etmiştir. Tacidarlar kendilerini Allah tarafından
gönderilmiş bir şahsiyet-i ilahiye farzederler. Etrafını alan menfaatperestan,
padişahın zihniyet ve arzusunu bir lazıme-i semaviye, bir lazıme-i Kur'aniye
gibi herkese telkin ederler. Bu telkinat karşısında birgün bütün halk, bu arzu
ve iradelerin - bila muhakeme iradat-ı semaviye olduğuna kani olur. Bundan
tecerrüde rıza gösteren bir milletin akibeti felaket, musibettir.
Arkadaşlar;
Son tavsif ettiğim noktada artık Osmanlı Devleti hakikatte ve fi'len mahrum-i
istiklal bir hale getirilmişti. Bir devlet ki, teb'asına koyduğu vergiyi
ecnebilere koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için rüsum muamelesi vesaire
tanzimi hakkından men'edilir, bir devlet ki ecnebiler üzerinde hakk-ı kazasını
tatbikten mahrumdur. O devlete müstakil denilemez.
Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahalat bundan daha fazladır. Milletin
ihtiyacat-ı iktisadiyesinden olan mesela şömendöfer inşası, mesela fabrika
yapmak için devlet serbest değildi! Böyle bir şeye teşebbüs olunursa behemehal
müdahale olunurdu. Hayatını teminden aciz olan bir devlet müstakil olabilir mi?
Osmanlı ülkesi ecnebilerin müstemlekesinden başka bir şey değildi. Osmanlı
halkı, Türk milleti esir vaziyetine getirilmişti. Bu netice, arzettiğim gibi
milletin kendi irade ve hakimiyetine malik bulunamamasından, şunun bunun elinde
istimal edilmesinden neş'et etmişti.
O halde diyebiliriz ki, milli bir devir yaşamıyorduk. Milli tarihe malik
bulunmuyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakanların, zümrelerin dasitanı
mahiyetinde idi. Mazinin tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti bundan ibarettir.
Arkadaşlar;
Milletin hakimiyetine sahib olamaması yüzünden dahil olduğumuz Harb-i umumiden
ve bu harb-i umumide kıymetli evlatlarınızdan mürekkeb kahraman ordularımızın
Galiçya, Romanya, Makedonya, Kafkas Şahikaları , Tur-i Sina çöllerinde duçar
olduğu zahmetleri hatırlatacak kadar çok zaman geçmedi ve en nihayet bu Harb-i
umuminin şeametli neticesi de malumdur. Bilhassa Mondros mütarekesiyle açılan
devrin manzarasını biran düşünmek isteyecek olursanız baştan aşağı kadar bir
manzara-i inhilalden başka birşey olmadığını anlarsınız. Devletler her türlü
hukuk-i insaniyeden tecerrüt ederek memleketimizin en kıymetli ve en feyzdar
yerlerini çiğnediler.
İzmir, Bursa, Eskişehir, Sakarya, Anadolu, Adana, Trakya, İstanbul vesaire gibi
en aziz yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu tarz-ı hareketten daha elim
bir nokta varsa, o da bu memleketin asırlarca başında bulunan insanların dahi
düşman saflarına geçmiş bulunmasıdır. (Kahrolsun sadaları)
Arkadaşlar;
Biliyorsunuz ki, bu dahili düşmanlar, harici düşmanların yapmaya muktedir
olamayacağı şen'i ve feci ef'al ve harekatı irtikabda tereddüt
göstermemişlerdir. Harici düşman kuvvetleri saydığım aziz vatan topraklarında
bulunurken, padişahın iradeleri ve neşrettiği fetvalarıyla ve hilafet
ordularıyla bu masum millet şurada, burada izlal ve iğfal olunuyordu. Ve kendi
mevcudiyetine karşı, farkına varamayarak, silah istimal ediyordu ve nihayet hep
bildiğimiz veçhile Osmanlı Devleti tamamen münkariz olmuştu.
Fakat düşmanlarımız aynı zamanda Osmanlı Devletiyle beraber Türk Milletinin de
mahvolduğunu zannetti. İşte bunda çok aldanıyordu. Osmanlı Devleti gibi çok
devletler kurmuş olan Türk Milleti mahvolmazdı ve mahvolmamıştı. (Şiddetli
alkışlar) Bilakis hayatına vurulan bu darbelerden harici ve dahili düşmanların
acı darbelerinden birdenbire bütün tayakkuzlarını, bütün intibahlarını takındı,
hayatını, şerefini kurtarmak için kemal-i şerefle başını kaldırdı. Ve müttehiden
ve mütesaniden ortaya atıldı. (Şiddetli alkışlar) İşte milletimiz o dakikadan
itibaren milli bir devre girdi; bir halk devresinin mebdeini kurdu. Millet bu
mebdeden işe başladığı gün, kendisine hedef olan yolların ne kadar kesif
zulmetler içinde bulunduğunu hatırlarız. Bu hal Millet'i ye'se düşürmedi.
Kemal-i azm ile hedefine hatvelerini attı.
Efendiler;
Milletimiz halas-ı kat'i ve hakikiye mazhar olabilmek için iki umdeye istinadın
şart olduğunu anladı. Onlardan birincisi: Misak-ı Milli'nin ifade ettiği ruh ve
mana.
İkincisi: Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzun tesbit ettiği gayr-ı kabil tebeddül
hakayık.
Misak-ı Milli, milletin istiklal-i tammını temin eden ve bunun için
iktisadiyatında inkişafına mani olan bütün sebepleri bir daha avdet idrak
etmemek üzere lağveden bir düsturdur. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Osmanlı
İmparatorluğu'nun, devletinin tarihe münkalib olduğunu idrak eden, onun yerine
yeni Türkiye Devleti 'nin kaim olduğunu ilan eden bir kanundur. Bu devletin
hayatınında bila kayd ü şart hakimiyetin milletin uhdesinde kalacağını ifade
eden kanundur.
Bu kanun, hakimiyetin milletin uhdesinde kalabilmesi için halkın bizzat kendini
idaresini şart kılan bir kanundur.
Artık Türkiye halkı için yegane mümessil teşrii ve icrai salahiyeti haiz olan
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetidir. Diyen bir kanundur. Bab-ı ali
yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetini koyan bir kanundur.
Efendiler;
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümetinin milletten aldığı veçhile istiklal-i
tam, hakimiyet-i Milliye umdelerine istinaden milleti zengin, memleketi mamur
etmekten ibarettir. (Alkışlar)
Efendiler;
Bu umde icabı bütün cihan bilmelidir ki, artık Türkiye halkı; hakimiyetini
hiçbir şahıs ve makama veremez. Hakimiyet demek şeref demek, namus demek,
haysiyet demektir. Bir milletten bu evsaf-ı medeniye ve insaniyesinin terkini
taleb etmek onu insanlıktan çıkarmak demektir.
Efendiler;
Milletimiz bu iki esasa istinad eder. Çalışmaya başladığı günden bugüne kadar
geçen zaman çok değil, üç buçuk, dört seneden ibarettir, fakat milletimizin
kazandığı muvaffakiyat ve muzafferiyat bu senelere sığmayacak kadar çoktur,
taşkındır, yüksektir ve kuvvetlidir. (Sürekli alkışlar)
Hakikaten irade-i seniyyeler; Hilafet orduları ve teşvikat ile olan isyanların
kaffesi bastırılmıştır ve tüfeksiz, topsuz, parasız bulunduğu bir zamanda
yeniden dünyanın en kudretli en azametli ordusunu teşkile kudretyab olmuştur.
(Alkışlar) Orada daha hal-i teşekkülde iken birinci ikinci İnönü Sakarya
zaferlerini ihraz etmiş (Alkışlar) ve cihanı hayretlerde bırakan en son
muzafferiyeti de kemal-i şiddet ve süratle ihraz ederek düşman ordularını bire
kadar mahvetmiştir. (Pek sürekli alkışlar yaşa, var ol sadaları)
İstiklal-i tam için şu düstur var: Hakimiyet-i Milliye, hakimiyet-i iktisadiye
ile tarsin edilmelidir. Bu kadar büyük gayeler, bu kadar mukaddes, azametli
hedefler kağıt üzerindeki düsturlarla, arzu ve hırsla husul bulamaz. Bunların
tahakkuk-i tammını temin için yegane kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyattır.
Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferle
tetvic edilemezse semere, netice paydar olamaz. En kuvvetli ve parlak
zaferimizide tetvic eden semerat-ı nafiayı temin için hakimiyet-i
iktisadiyemizin temin ve tarsini lazımdır.
Bu kadar feyizli, bu kadar kudretli olan yeni hükümetimizin düşmansız kalacağını
farzetmek doğru değildir. Bunun için çok kundaklar koyarak münhedem etmeğe
çalışacak ve suikasde teşebbüs edecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı
silahımız, iktisadiyatımızdaki kuvvet; resanet ve muvaffakiyetimiz olacaktır.
Efendiler;
Dahil olduğumuz halk devrinin, milli devrin milli tarihini de yazabilmek için
kalemler, sapanlar olacaktır. (Alkışlar) Bence halk devri iktisat devri
mefhumiyle ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki, memleketimiz mamur,
milletimiz müreffeh ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi hatırlayınız o da:
"El-kana'atu kenzün la-yüfna"
Bu felsefeyi yanlış tefsir yüzünden bu millete büyük fenalık edilmiştir. Allah
yarattığı nimet ve güzellikleri insanların istifadesi için yaratmıştır. Allah
zeka ve aklı bunun için verdi. Eğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy,
kasaba ve şehirlerden ibaret olsaydı onun zindandan farkı olamazdı. Felsefenin
sahibleri memleketi zindan ve cehennemden başka bir şey yapmamıştı. Bu vatan
evlad ve ahfadımız için cennet yapılmaya layıktır. Bu faaliyet-i iktisadiye ile
kaabildir. Öyle bir iktisat devri ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin
ve o esbabı bilerek ona göre lazım olan tedabire tevessül etsin.
Arzumuz şudur: Bu memleketin efradı ellerinde nümuneleriyle, ziraat, ticaret,
sanat, say ve sapanın mümessili olsun. Artık bu memleket fakir, millet hakir
değil, belki memleketimiz zenginler memleketidir. Bu yeni Türkiye'nin adına,
çalışkanlar diyarı denir. (Alkışlar) İşte millet böyle bir devir içinde
bulunuyor, bu böyle bir devri ala edecek ve tarihini yazacaktır. Bu tarihte en
büyük makam çalışkanlara ait olacaktır. (Alkışlar)
Efendiler;
Türkiye İktisat Kongresi tarihte ilk defa ihraz-ı mevki-i bülend edecek bir
kongredir. Ve sizler bu memleketin ihtiyacını, milletin ihtiyacını ve milletin
kabiliyetini ve bunun karşısında dünyada mevcut olan çok kuvvetli iktisat
teşkilatını nazar-ı dikkate alarak, alınması lazımgelen tedbirleri kemal-i vuzuh
ile teati ve tesbit etmelisiniz. O tedbirler tatbik olundukça memleketimizin
nurlara, feyizlere müstagrak olsun.
Arkadaşlar;
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümetiniz tabii milletin amali dairesinde
terakki ve teceddüde tamamen taraftardır. Bunun için mülk ve millete naf'i
ittihaz edeceğiniz tedabiri memnuniyetle nazar-ı dikkate alacaktır. Efendiler;
İktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki, ecnebi sermayesine
hasımız; hayır bizim memleketimiz vasi'dir. Çok say ve sermayeye ihtiyacımız
var. Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazımgelen teminatı
vermeğe her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim say'imize inzimam etsin ve
bizim ile onlar için faideli neticeler versin. Mazide, Tanzimat devrinden sonra
ecnebi sermayesi müstesna bir mevkiye malikti, devlet ve hükümet ecnebi
sermayesinin jandarmalığından başka birşey yapmamıştır. Her yeni millet gibi
Türkiye buna muvafakat edemez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız. (Alkışlar)
Arkadaşlar;
son söz olarak demiştim ki; Memleketimizi artık esir ülkesi yaptırmayız. Nazar-ı
dikkatinizi celbetmiş olan konferansın son müzekeratı bu nokta ile alakadardır.
Lozan konferansının talike uğraması aynı mesele ve noktadan münbaistir.
Ordularımız en büyük bir zaferi ihraz etmişler ve meşy-i muzafferranesini tevkif
edecek hiç bir mania mevcut değildi. Böyle bir zamanda İtilaf Devletleri Hukuk-i
tabiiye ve meşruamızı müzakerat ile tasdik edeceklerini, müzakeratla
halledeceklerini söylediler ve bizi konferansa davet ettiler.
Millet, Meclis ve hükümetimiz samimi olarak sulh taraftarı bulunduğu için
muzaffer ordularımızı durdurarak, heyet-i murahhasamızı Lozan'a gönderdik
aylardan beri müzakerat, münakaşat devam etti. Muhatablarımız hukukumuzu tasdik
etmiş olmadı.
Konferanstaki muhatablarımız bizimle üç dört senelik değil, üçyüz, dörtyüz
senelik hesabatı rü'yet ediyorlar ve hala muhatablarımız Osmanlı Devleti'nin
tarihe karıştığını ve bugün yeni Türkiye'nin mevcudiyetini, bunu kuran milletin
çok azimkar, imanlı ve celadetli olduğunu, istiklal-i tamm ve hakimiyet-i
milliyesinden zerre kadar fedakarlık yapamayacağını hala anlayamamışlardır. Bu
yüzden İtilaf Devletleri düçar-ı tereddüt oldu. İstedikleri kadar tereddüt
edebilirler. Bu millet artık kararını vermiştir. Bu millet için tereddüt
devirleri çoktan geçmiştir. (Pek sürekli ve pek şedid alkışlar)
Devletlerin hey'et-i murahhasımıza verdikleri son proje bittabi şayan-ı kabul
görülmedi. Ve diğer murahhaslar gibi bizimkiler de vaziyeti hükümet ve icab
ederlerse, meclise izah etmek üzere memlekete avdet ediyorlar. Tabii istizahat
olacaktır.
Nihayet bütün cihan bilsin ki, bu millet istiklal-i tammının temin edildiğini
görmedikçe yürümeğe başladığı yoldan bir an tevakkuf etmeyecektir. (Alkışlar)
Biz kimseden fazla birşey istemiyoruz, her medeni milletin malik olduğu
şeylerden mahrum edilmemeliyiz. Haklarımız tabii meşrudur, bize lazımdır. Ne
kadar haklı isek bunu müdafaa için de memleket ve milletimizin kabiliyet ve
kudreti de o kadardır.(Alkışlar)
Efendiler;
Görülüyor ki, bu kadar kat'i ve yüksek bir zafer-i askeriden sonra dahi bizi
sulha kavuşmaktan men'eden esbab doğrudan doğruya esbab-ı iktisadiyedir,
mülahazat-ı iktisadiyedir. Çünkü bu devlet, bu millet hakimiyet-i iktisadiyesini
temin ederse, o kadar kuvvetli temel üzerinde yerleşmiş ve teali etmeğe başlamış
olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatmak mümkün olamayacaktır. İşte
düşmanlarımızın, hakiki düşmanlarımızın muvafakat, bir türlü rıza
göstermedikleri budur.
Efendiler;
Bu fi'len vaki olmuştur. Sulh denilen şeyin temini için ecnebilerin bu hakikati
itiraf etmemekteki tereddütlerine mantıki mana vermek mümkün değildir. Çok
şayan-ı arzudur ki, pek yakın bir zamanda onlar da bu hakikati itiraf ederler ve
bütün cihan-ı medeniyetin pek büyük hahiş ve tahassürle intizar ettiği sulhun
in'ikadına mani olmak mes'uliyetinden ictinab ederler. Şimdiden esbab-ı
hayatiyetimizi temine başlamış bulunuyoruz. Ve bittabi hal-i sulhun in'ikadında
daha büyük inkişafat oluyor. Fakat muvaffak olmak için çok çalışmak lazım
olduğunu bilmeliyiz. İktisadiyat, iktisadiyat diyoruz. Fakat arkadaşlar
iktisadiyat demek herşey demektir. Yaşamak için, mesut olmak için, mevcudiyet-i
insaniye için ne lazımsa bunların kaffesi demektir, ziraat demektir, ticaret
demektir, say demektir, herşey demektir. Bütün bu hususta el'an memleket ve
milletimizin ne halde olduğunu sizler çok güzel bilirsiniz. Tavsif etmek
istemeyeceğim. Ancak memleketimizin vüs'ati ve nüfuzumuzun bu vüs'atle ne kadar
gayrı mütenasib olduğunuda hatırlayınız. Bu vasi ve feyizli toprakları
işleyebilmek, işletebilmek için noksan olan el emeğini behemehal fenni alat ile
telafi etmek mecburiyetindeyiz. Memleketimizi bundan başka şömendöferler ile ve
üzerinde otomobiller çalışır şoseler ile şebeke haline getirmek
mecburiyetindeyiz. Çünkü garbın ve cihanın vesaiti bunlar oldukça, şömendöferler
oldukça, bunlara karşı merkebler ve kağnı ile ve tabii yollar üzerinde
müsabakaya çıkışmanın imkanı yoktur. Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu
itibarla, halkımızın ekseriyeti çiftçidir, çobandır. Binaenaleyh en büyük
kuvveti, kudreti bu sahada gösterebiliriz ve bu sahada mühim müsabaka
meydanlarına atılabiliriz. Fakat aynı zamanda sınaatımızı da tezyid ve tevsi
etmek mecburiyetindeyiz. Eğer sanat hususunda yine müsamahakar olursak, o halde
asar-ı sanayide yine haricin haraç-güzarı oluruz, mahsulat ve mamulatın
mübadelatı ve servete inkılabı için ticarete ihtiyacımız vardır. Ticaretimizin
agyar elinde kalması memleketimizin servetinden lüzumu kadar istifade edememeği
bais olur. Fakat bütün bunlar söylendiği kadar basit ve kolay olmayan şeylerdir.
Bunda muvaffak olabilmek için hakikaten memleketin ve milletin ihtiyacına
mutabık esaslı program üzerinde bütün milletin müttehit ve hemahenk olarak
çalışması lazımdır. Hey'et-i aliyeniz bu esasatın en kıymetlilerini inşallah
bulup ortaya koyacaksınız "Arkadaşlar bence yeni devletimizin, yeni
hükümetimizin bütün esasları, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır.
Çünkü demin dediğim gibi herşey bunun içinde mündemiçtir. Binaenaleyh
evlatlarımızı o suretle talim ve terbiye etmeliyiz, onlarabu suretle ilim ve
irfan vermeliyiz ki, alem-i ticaret, ziraat ve sınaatte ve bütün bunların
faaliyet sahalarında müsmir olsunlar, müessir olsunlar, faal olsunlar, ameli bir
uzuv olsunlar." Binaenaleyh maarif programımız gerek iptidai tahsilde, gerek
orta tahsilde verilecek bütün şeyler bu noktai nazara göre olmalıdır. Maarif
programlarımız gibi şuabat-ı devlet için tasavvur olunacak programlar dahi
iktisat programına istinad etmekten kendini kurtaramazlar. Esaslı bir program
tesbit etmek, program üzerine bütün milleti hemahenk olarak çalıştırmak
lazımdır. Bizim halkımızın menfaatleri yekdiğerinden ayrılır sunuf halinde değil
bilakis mevcudiyetleri ile muhassala-i mesaisi yekdiğerine lazım olan
sınıflardan ibarettir. Bu dakikada sami'lerinin çiftçilerdir, sanatkarlardır,
tüccarlardır ve işçilerdir. Bunların hangisi yekdiğerinin muarızı olabilir.
Çiftçinin sanatkara; sanatkarın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların
hepsine, yekdiğerine ve ameleye muhtaç olduğunu kim inkar edebilir.
Bugün mevcut olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını temenni ettiğimiz
fabrikalarımızda kendi işçilerimiz çalışmalıdır. Müreffeh ve memnun olarak
çalışmalıdır. Ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır. Ve
hayatın lezzet-i hakikisini tadabilmelidir ki, çalışmak için kudret ve kuvvet
bulabilsin. Binaenaleyh programdan bahsolunduğu zaman adeta diyebiliriz ki,
bütün halk için bir say misak-ı milisi mahiyetinde olan program etrafında
toplanmakta hasıl olacak olan şekl-i siyasi ise alel'ade bir fırka mahiyetinde
tasavvur edilmemek lazımgelir ve bade's-sulh vukua gelebilecek böyle şekl-i
siyasinin şimdiye kadar olduğu gibi milletin azim ve imanıyla ve vahdet ve
tesanüdün birbirine müzahir olmasıyla muvaffak olacağı hakkındaki kanaatim
kavidir ve tamdır.
Efendiler,
Hey'et-i aliyenizin bugün akdedmiş olduğu Türkiye İktisat Kongresi çok mühimdir.
Çok tarihidir. Nasıl ki, Erzurum Kongresi felaket noktasına gelmiş olan bu
milleti kurtarmak hususunda Misak-ı Millinin ve Taşkilat'ı Esasiye Kanununun ilk
temel taşlarını tedarik hususunda amil olmuş, müessir olmuş, müteşebbis olmuş ve
bundan dolayı tarihimizde, tarih-i millimizde en kıymetli ve yüksek hatırayı
ihraz etmiş ise , kongreniz dahi milletin ve memleketin hayat ve halas-ı
hakikisini temine medar olacak düsturun temel taşlarını ve esaslarını ihraz edip
ortaya koymak suretiyle tarihte büyük namı ve çok kıymetli bir hatırayı ihraz
edecektir. (Alkışlar) Bu kadar kıymetli ve tarihi kongrenizi küşad etmek
şerefini bana bahşettiğinizden dolayı hassaten arz-ı teşekkürat ederim.
(Alkışlar)(Estağfurullah sesleri) Ve böyle bir kongreyi akdeden sizlersiniz.
Bundan dolayı sizi şayan-ı tebrik görür ve tebrik ederim. (Teşekkür ederiz
sesleri) Kongre küşad edilmiştir efendim.

|
|
İlk Cumhurbaşkanlığı Konuşması
|
|
Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar
karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna
değerli bir belge olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun bazı maddelerini
açıklığa kavuşturmak için kurulmuş olan özel komisyon tarafından yüksek
heyetinize teklif edilen kanun tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye
Devleti'nin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti,
milletlerarası adıyla adlandırıldı. Bunun tabii bir gereği olmak üzere
bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı'nda bulundurduğunuz
arkadaşınıza, yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı unvanıyla yine aynı
arkadaşınız, bu aciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz. Bu münasebetle,
şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa
daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz.
Bundan dolayı yüce heyetinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi
arz ederim."
"Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz,
Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun
zannediliyordu."
"Son yıllarda milletimizin fiili olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve
kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği
görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti.
Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükümetin yeni adıyla,
medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti,
dünya devletleri arasında tuttuğu yere layık olduğunu eserleriyle ispat
edecektir."
"Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde
kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir.
Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için, pek önemli gördüğüm
bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce heyetinizin
şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve
Tanrı'nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevlei en iyi şekilde
yapabileceğimi ümit ediyorum."
"Daima
sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi
onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin
sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti
mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır."

|
|
Onuncu Yıl Nutku
|
|
Türk Milleti!
Kurtuluş savaşına başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin
onuncu yılını doldurduğu, en büyük bayramdır. Kutlu olsun
Bu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın, en
derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk
kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan, Türkiye Cumhuriyetidir.
Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber
olarak azimkârane yürümesine borçluyuz.
Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler
yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni
memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve
kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin
üstüne çıkaracağız.
Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici ziyniyetine göre
değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana
nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız.
Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri
yüksektir. Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti
milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk
milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında
tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki,
yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel
sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek
karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekâsını, ilme bağlılığını, güzel
sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve
tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok
yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine
düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır. Büyük Türk milleti, onbeş
yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin.
Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını
sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.
Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye tam bir bütünlükle
yürümekte olan Türk milletinin, büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az
zamanda, bir kere daha tanıyacaktır.
Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni
kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir
güneş gibi doğacaktır.
Türk Milleti;
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük
şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
NE
MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

|
|
Gençliğe Hitabesi
|
|
Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza
ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli
hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili
ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa
mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin
imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir
mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar,
bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve
hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş,
bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş
olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin
dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde
bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin
siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve
bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk
istikbalinin evladı!
İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini
kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

|
|
Yazdığı Şiirler
|
|
BİR ASKERİN MEZARINA
Şurada, kabrin üzerinde konulmuş bir,
Beyaz taş var, onun altında bayraklar
Temevvüç ederken, kelleler uçuşurken...
Celâdeti tâbân olurken aldığı cerîhai mevt
İle bu âlemi hîçîye vedâ etmiş bir
Asker yatıyor...
Onun hâbı istirahate çekildiği şu
Makberin üzerine rüfekası eşki teessür döktüler.
Kadınlar dümü rizi mâtem oldular. İhtiyarlar
Nâle eylediler, çocuklar ağladılar.
Şu söğüt ağacının nim setreylediği senin
Mezarın üzerine bir zırh başlık ile kılıç hak,
Olunmuştur. İşte orası o kahramanı muhteremin
Câyi istirahatidir. Ne mutlu ki, hâki pâye vatan
Ona nâilini intizar olmuş!...
MUSTAFA KEMAL
· Harbiye talebesi iken yazmıştır.
HAKİKAT NEREDE?
Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karatıda şafak
Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa'nın Alplerinde Oğuz torunları
Doğudan çıkan biz
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Hakikat nerede?
MUSTAFA KEMAL
BEŞİKE HÂDİSESİ İÇİN
Çıkıyor gönüllere istimdadı
Sâmiamda vatanın feryâdı
Çıkıyor gönüllere istimdadı
Yaralı bir ananın evlâdı
Etmesin mi anaya imdadı?
Rumeli can veriyor yok mu ilaç.
Edelim sıhhatini istimzaç;
Etmeyelim kimseyi izaç?
Zırhlılar her yeri tehidt ediyor,
Makedonya bunu tes'it ediyor.
İnkırazı bize teyit ediyor.
Yemenin purişi malumu cihan
Ne için eyledi millet isyân?
Zulme ister mi bu yoldan burhan
Turuşkalar bile aldı meydan
Hani kânun-u adaâlet nerede?
Mülk-ü millette himâye saadet nerede?
Haricen mülk-ü himaye nerede?
Bizde evvelki şecaat nerede?
Gelse Ertuğrul şöhret-i pervas
Eder elbette tahayyür ibraz
Vatanın feyzine kâdir olamaz
Yeniden fethine verseydi cevâz...
Yıldırım görse şu ahvâlimizi
Ateş kahrı yakar hâlimizi,
Af eder mi bizim efâlimizi,
Mahveder cumle-i emsâlimizi,
Ey büyük Fâtih'i İstanbul'un...
Bu revş olmadı mı makbulün
Sây ile toplanılan mahsulün
Berhava oldu fakat meçhulün...
Yazık oldu Vatana âh yazık...
Her ağızdan çıkıyor: Eyvâh yazık!..
Acısın bizlere, âh yazık!
MUSTAFA KEMAL
· Sinop 25 Kânunu Evvel 321 (1905)
HAYAT SERENADI
Atatürk'ün Salih Bozok'a yazdığı mektuptan :
"Bir Fransız şairi hayatı şöyle tarif ediyor :
Hayat kısadır,
Biraz hayal,
Biraz aşk
Ve sonra Allahaısmarladık.
Diğeri de :
Hayat boştur.
Biraz kin,
KASİDEİ İSTİBDAT YAHUT KIRMIZI İZLER
Bir köhne kadit parçası, bir çehrei menhus,
Zulmetler içinde mütereddit, mütelâşi,
Daim mütefekkir görünen, kendine mahsus
Efkârı sakimane ile âleme karşı
Ateş saçarak etmede her gün bizi tehdit,
Âmali harisanesini eyledi tezyit...
Gördükçe bu mazlumlarını, sinesi mağrur,
Tırnaklarını aileler kalbine saplar;
Mağdurlarının her biri bir kûşede ağlar,
Katlandı vatan görmeğe evlâdını makhur...
Birçoklarımız mahpes-ü menfada süründük.
Ey gazii mecruhu vega dideye döndük.
Ey kanlı eliyle vatan âmaline hail,
Ey enmilei sürbu cinayata delâil
Teşkil eden ey köhne kadit, katili efkâr,
Ey katili şübbanı vatan, katili ahrar,
Ey varlığı bir millet için bâdii zillet.
Ey çehresi ifrite veren dehşeti vahşet,
Zindanları, menfaları, mahpesleri doldur,
Ziniciri esaretle bütün hisleri dondur.
Tesmimi nefes, nefyi ebet, sonra denizler..
Her girdiğin evlerde durur kırmızı izler...
Kâbusi hiyanetle vatan can çekişirken
Âtimizi dendanı harisin kemirirken
Bir gün Rumeli dağları envara boyandı;
Hürriyetin enfası ile herkes uyandı.
MUSTAFA
KEMAL
ŞANLI ORDU GAZETESİ : 24 Kasım 1908

|
|
Anıtkabir'in Yapımı ve Bölümleri
|
|
Atatürk gömüleceği yer konusunda bir vasiyette bulunmamıştı. Ancak
Atatürk 1923 yılında sohbet sırasında, "Elbet bir gün öleceğim, beni
Çankaya'ya gömer, hatıramı yaşatırsınız" demiş ve ardından ısrarlı
olmadığını belirtmek için de "Beni milletim nereye isterse oraya gömsün.
Fakat benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır" şeklinde
eklemiştir.
Bu yüzden Atatürk'e, yüce kişiliğine uygun bir anıt mezar yaptırılması düşüncesi
ile hükümet tarafından Anıtkabir inşaatının yapılacağı yerin tespiti için özel
bir komisyon kurulmuştur. Komisyonun 6 Aralık 1938'de yaptığı ilk toplantıda;
Anıtkabir konusunda yerli ve yabancı bilim adamlarının düşüncelerinden
faydalanılması, Türkiye'de çalışmalarını sürdüren ve Ankara İmar Planını
hazırlamış olan şehircilik uzmanı Prof. Jahsen'in, T.B.M.M. binası mimarı Prof.
Holzmeister'in ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi binası mimarı Prof. Taut'un
görüşlerinin de alınması kararlaştırılmıştır.
Bu bilim adamlarının katılımıyla komisyon ikinci toplantısını 16 Aralık 1938'de
yapmıştır. Önerilen yerler şunlar olmuştur.
·
Çankaya
·
Etnografya Müzesi
·
TBMM'nin arkasındaki tepe (Kabatepe)
·
Ankara Kalesi
·
Bakanlıklar (Milli Eğitim Bakanlığı için ayrılan arsa)
·
Eski Ziraat Mektebi
·
Gençlik Parkı
·
Altındağ (Hıdırlık Tepe)
·
Gazi Orman Çiftliği
Önerilen yerler; tarihi mekanlar veya eğlence yerleri olması, şehrin merkezinde
ve merkeze çok uzak olması gibi nedenlerle uygun bulunmadı.
17 Ocak 1939 tarihli son komisyon toplantısında, Trabzon Milletvekili Mithat
Aydın Anıtkabir'e yakışır yer olarak gördüğü Rasattepe'nin, özelliklerini
anlattı. Tepe şehrin ortasında ve buraya yapılacak Anıtkabir'in uzaklardan
görünmesini sağlayacak kadar yüksekti.
Komisyon üyelerinden Kütahya Milletvekili Süreyya Özgeevren ise Rasattepe'nin
Anıtkabir için çok elverişli özelliklerini anlatarak sözlerini şöyle bağladı :
"Rasattepe bugünkü ve yarınki Ankara'nın genel görünüşüne göre, bir ucu
Dikmen'de, öteki ucu Etlik'de olan bir hilalin tam ortasında, bir yıldız
gibidir. Anıtkabir'in burada yapılması kabul edilirse, Türkiye'nin başkenti olan
Ankara şehri, kollarını açmış Atatürk'ü kucaklamış olacaktır. Atatürk'ü böylece
bayrağımızdaki yarım ayın yıldızının ortasına yatırmış olacağız."
Komisyonda söz alan İçel Milletvekili Emin İnankur'da; Atatürk'le yaptıkları bir
şehir gezisinde Rasattepe'ye gittiklerini, Atatürk'ün buradan şehri seyredip "Bu
tepe ne güzel bir anıt yeri" dediğini anlattı.
Bu açıklamalardan sonra Anıtkabir'in Rasattepe'ye yapılması oylamaya sunuldu ve
Anıtkabir'in Rasattepe'ye yapılması büyük çoğunlukla kabul edildi.
RASATTEPE (ANITTEPE)
Anıtkabir yapılmadan önce rasat istasyonu bulunması dolayısıyla Anıttepe'nin adı
Rasattepe idi.
Bu tepede, M.Ö. 12. yüzyılda Anadolu'da devlet kuran Frig uygarlığına ait
tümülüsler (mezar yapıları) bulunmaktaydı. Anıtkabir'in Rasattepe'de yapılmasına
karar verildikten sonra bu tümülüslerin kaldırılması için arkeolojik kazılar
yapıldı. Bu tümülüslerden çıkan eserler, bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde
sergilenmektedir.
Anıtkabir Projesinin belirlenmesinden sonra, inşaatın başlayabilmesi için ilk
aşamada kamulaştırma çalışmalarına başlandı. Anıtkabir inşaatı ise 9 Ekim 1944
tarihinde görkemli bir temel atma töreni ile başladı.
Anıtkabir'in inşaası 9 yıllık bir süre içinde 4 aşamalı olarak yapılmıştır.
İSTİKLAL KULESİ
Aslanlı Yolun başlangıcında girişte sağda bulunan kulenin içinde Anıtkabir'in
maketi ve Anıtkabir'i tanıtıcı ışıklı panolar bulunmaktadır.
HÜRRİYET KULESİ
Aslanlı Yolun başlangıcında girişte solda bulunan kulenin içinde anıtkabir
inşaatında kullanılan taş örnekleri sergilenmektedir. Ayrıcı bu kulede,
Atatürk'ün ebediyete intikalinden sonra ortaya çıkan ona yaraşır bir anıt mezar
yapılması düşüncesinden başlayarak Anıtkabire nakledilmesine kadar geçen süreyi
kronolojik olarak anlatan, fotoğraf ve belgelerden oluşan bir sergi
bulunmaktadır.
MÜDAFAA-İ HUKUK KULESİ
Bu kule 3 ağustos 1982 yılından itibaren sergi salonu olarak tanzim edilmiştir.
Yıl içinde Atatürk ve Milli Mücadele konulu peryodik sergiler düzenlenmektedir.
CUMHURİYET KULESİ
Sanat Galerisinin girişi olan bu kulenin ortasında Atatürk'ün ilkeleri ve bu
konudaki özlü sözlerini ihtiva eden ışıklı pano bulunmaktadır. Ayrıca,
Anıtkabir'deki kabartmaların bir bölümünün tanıtıldığı ışıklı tanıtım panosu da
bu bölümle yer almaktadır.
İNKILAP KULESİ
Bu kule, başlangıç da Atatürk'ün özel kitaplığının sergilendiği bölüm olarak
düzenlenmişti 1983 yılında Kitaplık sanat galerisine taşınmış olup, Bu kule
Atatürk'ün giysilerinin sergilendiği bölüm haline getirilmiştir. Bu kulede aynı
zamanda Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN tarafından yapılarak29 Ekim 1993'te
Anıtkabire hediye edilen Atatürk'ün gerçek boyutlarındaki bal mumundan heykeli
de bulunmaktadır.
MİSAK-I MİLLİ KULESİ
Kulenin ortasında Anıtkabir'de icra edilen törenlere katılan heyetlerin özel
defteri imzalamaları için imza kürsüsü yer almaktadır. Ayrıca, Müzenin girişi
olan bu kuledeki aktüalite panoları da, Anıtkabir'de yapılan törenlere ait
fotoğraflar sergilenmektedir.
23
NİSAN KULESİ
Kulede, Türkiye İş Bankası'nın Atatürk'e armağan edilen"Cadillac" marka özel
otomobil sergilenmektedir. Atatürk bu otomobili 1936-1938 yılları arasında
kullanmıştır.
BARIŞ KULESİ
Kulede, Atatürk'ün "Lincoln" marka makam ve tören otomobilleri sergilenmektedir.
Atatürk bu otomobilleri 1935-1938 yılları arasında kullanmıştır.
ZAFER KULESİ
Kulede, Atatürk'ün naaşını 19 Kasım 1938 de Dolmabahçe Sarayı'ndan Sarayburnu'na
taşıyan, üzerinde bayrağa sarılı orijinal tabutun bulunduğu top arabası
sergilenmektedir.
MEHMETÇİK KULESİ
Kulede, yerli ve yabancı ziyaretçilere danışma hizmeti verilmekte olup, ayrıca
Anıtkabir ve milli Mücadele konulu kitaplar ile hatıra eşyalar satılmaktadır.
ASLANLI YOL
Anıtkabir'e giriş yerinden başlayarak, ortadaki Tören Meydanı'na kadar uzanan
yol "Aslanlı yol" olarak adlandırılır. Bu yol, ziyaretçileri Atatürk'ün yüce
huzuruna hazırlamak için yapılmıştır.
Yola 26 basamaklı merdiven ile çıkılır. Yolun uzunluğu 262.20 m., genişliği
12.80 metredir. Yolun iki yanı güller ve ardıçlarla süslüdür. Yol, traverten ile
döşelidir. Yolun iki yanında ikişerli gruplar halinde 12'si sağ yandan 12'si sol
yandan olmak üzere 24 Aslan heykeli vardır. Bu heykeller, Anadolu'da büyük
devlet kurmuş olan Hititlerin sanat tarzında yapılmıştır.
TÖREN MEYDANI
Aslanlı Yol'un sonunda, Anıtkabir yan binalarının ve kolonların çevrelediği bir
alana çıkılır. 129X84.25 m. boyutlarında olan, dört tarafından üçer basamak
merdivenle inilen 15.000 kişi kapasiteli bu alan " Tören meydanı" olarak
adlandırılır. Bu alanın zemini küp şekilde siyah,kırmızı, sarı ve beyaz renkte
traverten taşlarla döşenerek 373 adet halı kompozisyonu oluşturulmuştur. Tören
Meydanına, bayrak direği bulunduğu kısımdan da merdivenle çıkılabilir.
BAYRAK DİREĞİ
Anıtkabir'in Çankaya yönündeki merdivenlerinin ortasında, tek parçala yüksek bir
direk üzerinde Türk Bayrağı dalgalanır. Bu bayrak direğini, Amerika'da yerleşmiş
iolan Nazmi Cemal adında bir Türk vatandaşı göndermiştir. Bayrak Direği çelikten
tek parça olarak imal edilmiştir. 4938 kilogram ağırlığında ve 33.528metredir. 4
metresi kaidenin altında olup, görünen kısmı 29.528 metredir.
MOZOLE
Anıtkabir'in en önemli bölümü Mozale'dir Tören Meydanı'ndan 42 basamaklı
merdivenle çıkılan Mozole, iki katlı ve döktörtgen planı bir yapıdır. Bu bölüm
anıtın yapılışında ağırlık merkezi olmuştur. Çünkü Atatürk'ün kabri ve sembolik
lahit bu bölümde bulunmaktadır. Bu nedenle, Anıtkabir'i meydana getiren
mimarlar, yardımcı binalar dizisi içinde Mozole'nin diğer kısımlardan çok daha
görkemli olmasına büyük önem vermişlerdir.
Zemin katın dış duvarları kesik piramit biçiminde, masif bir kitle halindedir.
Bundan ötürü yapının alt kesiminin genel görünüşü bir kale bedeni gibidir.
üzerinde de küçük pencereler bulunan dış duvarlar betondur. Duvarların dış
yüzleri travertten ile kaplanmıştır. Atatürk'ün aziz naaşı, bu katta doğrudan
doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mozole'nin birinci katı olan
Şeref ve Holü'ndeki sembolik lahit taşının tam altında bulunan mezar odası;
Selçuklu ve Osmanlı motifli mozaiklerle süslenmiştir. Zemin ve duvarlar, siyah,
beyaz, kırmızı mermerlerle kaplanmıştır. Mezar odasının da kıble yönünde kırmızı
mermer sanduka yer almaktadır. Mermer sandukanın çevresine, bütün illerden ve
Kıbrıs'tan gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar bulunmaktadır.
MEZAR ODASI
Atatürk'ün naaşının toprağa verildiği mezar odası.
ANITKABİR ATATÜRK MÜZESİ
Anıtkabir proje yarışması şartlarından birisi de, projelerde uygun bir yerin
"Atatürk Müzesi" olarak belirtilmiş olması idi. Halen müze olarak kullanılan
yer, bu şarta uygun olarak proje mimarları tarafından belirlenmiştir.
Anıtkabir'in yapımının tamamlanmasını takiben Atatürk Müzesi'nin doluşturulması
çalışmalarına başlanmıştır. Atatürk'e ait eşyalarla, kendisine hediye edilmiş
eşyalar, müzenin açılış tarihine kadar bunları muhafaza eden; Cumhurbaşkanlığı
Köşkü, Ziraat Bankası Merkez Müdürlüğü; Ankara Milli Emlak Müdürlüğü ile
Atatürk'ün manevi kızları Profesör A.Afetinan, Sabiha Gökçen ve Rukiye Erkin'den
devralınmıştır. Anıtkabir Atatürk Müzesi 21 Haziran 1960 tarihinde de ziyarete
açılmıştır.
Anıtkabir'in Misak-ı Milli ve İnkılap Kuleleri arasında kalan, dikdörtgen plana
sahip Müze 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Giriş bölümü olan Misak-ı milli Kuleleri arasında kalen, dikdörtgen plana sahip
Müze 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Misak-ı Milli kulesinin iç kapısından girilen Müze bölümünde, Atatürk'ün bizzat
kullandığı eşyalar ile kendisine armağan edilen eşyalar teşhir edilmektedir.
Müzeden girilen İnkılap kulesindeki giysi bölümünde Atatürk'ün kullandığı
giysiler teşhir edilmektedir. Bu bölümde ayrıca, Anadolu Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN'in yaptığı Atatürk'ün gerçek boyutlarında
balmumundan heykeli bulunmaktadır.
SANAT GALERİSİ
Müdafaa-i Hukuk ve Cumhuriyet Kuleleri arasında yer alan bu bölüm, başlangıçta
Anıtkabir'i ziyarete gelen yerli ve yabancı devlet büyüklerinin dinlenmesi amacı
ile "Kabul Salonu" olarak düşünülmüş ve kullanılmıştır. 1977 yılında, çeşitli
dallardaki sanatçıların Atatürk ve Milli Mücadele konusundaki eserlerini
sergilemelerine imkan sağlamak maksadı ile bu bölüm Sanat Galerisi olarak
yeniden düzenlenmiştir. Sanat Galerisi duvarlarında, Ressam Rahmi Rehlivanlı
tarafından yapılan Atatürk ve O'nu ziyaret etmiş olan yabancı devlet adamlarını
birlikte gösteren bağlı boya tablolar bulunmaktadır.
Müze bölümünde sergilenen Atatürk'ün Özel Kitaplığı 1983 yılında Sanat
Galerisine nakledilmiştir. Atatürk'ün özel Kitaplığında;Türk ve İslam tarihi
dil, edebiyat,sosyal bilinler, bilim ve teknik konularında, Türkçe, Osmanlıca,
Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Farsça, Slavca dillerinden toplan
3144 adet eser bulunmaktadır. Atatürk kitaplarda önemli gördüğü kısımları
kendine özgü işaretler kullanarak, renkli kalemlerle çizilmiş ve sayfa
kenarlarına notlar almıştır. Sanat Galerisi'nde Atatürk ve Milli Mücadele konulu
belgesel filmler Sinevizyon vasıtası ile gün boyunca ziyaretçilere
gösterilmektedir.
ANITKABİR KOMUTANLIK KARARGAHI
23 Nisan ve Barış kuleleri arasında kalan bölüm anıtkabir Komutanlığı
Karargahına tahsis edilmiştir. Anıtkabir hizmetleri , 15 Eylül 1981 tarihli 2524
Sayılı Kanuna göre Genelkurmay Başkanlığı tarafından yürütülmektedir. ;
Anıtkabir Komutanlığı 750.000 m2 lik arazisi ile birlikte Anıt blokunun bakımı,
korunması, emniyeti, törenlerin icrası ve idari işlerin yürütülmesi ile
görevlidir. Anıtkabir Komutanlığına bağlı olarak; Hizmet Kıta Komutanlığı ve
Muhafız Bölük Komutanlığı ile Müze, Kitaplık ve Kültürel Faaliyetler müdürlüğü
bulunmaktadır.
MÜZE KİTAPLIK VE KÜLTÜREL FALİYETLER MÜDÜRLÜĞÜ
Mehmetçik ve Zafer Kuleleri arasında yer alan bölüm önceleri Muhafız Bölüğü
binası olarak kullanılmıştır. Anıtkabir Komutanlığının teşkilinden sonra inşa
edilen yeni bölük binasının 13 Eylül 1984'te tamamlanmasından sonra boşaltılmış
ve 25 Nisan 1985'te Müze, Kitaplık ve Kültürel Faaliyetler, Müdürlüğü idari
kısmı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Atatürk ve Türk Devrimi kütüphanesi de
bu bölümde bulunmaktadır. Kütüphanede, Atatürk ve milli Mücadele, konusunda
çalışma yapacak araştırmacılara hizmet verilmektedir. Ayrıca kütüphanede
fotokopi cihazı ile araştırmacılara yardımcı olunmaktadır. Kütüphane bilgileri
bütünüyle bilgisayara kayıtlıdır.
BARIŞ PARKI
Anıtkabir inşaatı devam ederken, toprak kaymasına önlemek ve çevresinde yeşil
bir kuşak oluşturmak amacıyla ağaçlandırma çalışmaları yapılmıştır. Bu
çalışmalar sırasında Anıtkabir'i çevreleyen alanda, Atatürk'ün Yurtta Sulh,
Cihanda Sulh" özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve
Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla "Uluslararası Barış Parkı"
oluşturulması düşünülmüştür. Böylece Ulu önder Atatürk'ün ebedi istirahatgahı
yaşamı boyunca dünyada ve yurtta sağlamak için büyük mücadeleler verdiği barışı
temsil eden bir park ile çevrelenmiş olacaktı.
Yaklaşık 750.000 m2 lik bir yerleşme alanına sahip Anıtkabir'in çevresine
ilişkin peyzaj planlamasına 1946 yılında başlanmıştır. Prof. Paul Bonatz'ın
önderliğinde Prof. Emin onat ve Prof Sadri Aran'ın görüşleri ve fikir alışverisi
sonunda sanat ve bilim açısından etüd ve analizlere dayalı olarak çevre
düzenlemesine ilişkin uygulama projeleri Prof. Sadri Aran tarafından
hazırlanmıştır.
İSMET İNÖNÜ'NÜN KABRİ
Kurtuluş Savaşı'nın Batı cephesi komutanı, Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı
İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 25 Aralık 1973 günü vefat etmiştir.
Hükümet 26 Aralık 1973'de Anıtkabir'de yaptığı inceleme sonucunda İsmet
İnönü'nün burada defnedilmesini kararlaştırmıştır. Bu konuda, Bakanlar Kurulu 27
Aralık 1973 gün ve 7/7669 sayılı bir kararname çıkarmıştır. (Belge:69) Kararname
ile, zafer ve Barış Kuleleri arasında 25 açıklıklı kolanatın orta boşluğu 13 ve
14 üncü kolonlar arası defnedilecek yer olarak belirlenmiştir.
İsmet İnönü'nün naaşı, 28 Aralık 1973'te Anıtkabir'e devlet töreni ile
defnedilmiştir. Anıtkabir batı revakının 13 ve 14 üncü kolonlar arasında bulunan
sembolik lahitin altındaki bölümde bir mezar odası hazırlanarak naaş burada
toprağa verilmiştir.
Tören Meydanı katında batı revakında bulunan sembolik lahit, demir komiyer,
çerçeve üzerine mermer plakalar vidalanmak suretiyle çok kısa sürede imal
edilmiştir. Ekim 1981 de Bayındırlık Bakanlığınca lahidin mermer kaplaması yeşil
Bilecik mermeri ile değiştirilerek yenilenmiştir.
| |